Karakter boyutu : 12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Ümmet-Kavim ve Açılım
İslam'la ırkçılık birbirine zıttır, İslam'ın hüküm sürdüğü yerde ırkçılık olamaz, ırkçılığın hüküm sürdüğü yerde İslam söz söyleme takatini yitirmiş demektir.
Pazartesi 11.01.2010 - 00:38

Kazım Sağlam*

Son zamanlarda, bazı insanların ve çevrelerin Kürt açılımı ile ilgili çokça şeyler söylediklerine şahit olduk. Müslümanların bu hususta tavır takınmadıklarını ve görüşlerini beyan etmediklerini yaygınlaştırıyorlar ve zımnen bu meselede devletle eş düşündüklerini söylemeye çalışıyorlar.

Irkçılık meselesi bugünün meselesi değildir. İslam’la ırkçılık birbirine zıttır, İslam’ın hüküm sürdüğü yerde ırkçılık olamaz, ırkçılığın hüküm sürdüğü yerde İslam söz söyleme takatini yitirmiş demektir.

Olayı fazla dağıtmadan ve tarihi derinliğine dalmadan kısaca bir genelleme yapmakta fayda mülahaza ediyoruz.
Osmanlı’nın dağılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti dünya hâkim gücüyle anlaşarak, İslamî özellik taşıyan tüm unsurlardan arındırarak kuruldu. Alfabe değiştirildi, kanun değiştirildi, anlayış değiştirildi; ümmetçilikten çıkarılıp uluslaştırıldı.

Temel belirleyici, dile dayalı etnik milliyetçilik oldu, bu sadece Türkiye için değil Osmanlı bakiyeleri tüm kavimler için de böyle oldu.

T.C. Türk ulusuna dayandığı için din yerine ortak payda olarak ırk belirlendi, üst kimlik ulus kabul gördü bu da tabii olarak Türk olacaktı, bunun için Türk dili, Türk tarihi ve Türk kültürü yeniden ele alındı ve milliyetçilik de batılı anlamda yorumlandı ırk esasına dayandırıldı.

Kürtler de buna uymaya mecbur edildi, Kürt diye bir kavim yok sayıldı ve Türk olarak takdim edildi. İki kavim arasındaki bağlayıcı bağ olan İslam devre dışı bırakıldı. Bu hal ister istemez, Kürt dilini ve Kürt kimliğini inkâr ve asimilasyona tabi tutuldu. Bu durumu Müslümanlar fark edemediler, çünkü kendi dertleriyle meşgul idiler, kendi kimliklerini korumaya ve var olmaya gayret ediyorlardı. Zulüm üzerlerinden silindir gibi geçti ve kendilerine yeni yeni geliyorlar. Bunda bir kasıt aramak doğru değildir, en fazla ihmal edilmiş olabilir.

Kürtçü hareketler de Türkiye Cumhuriyetinin yolunu takip ederek ümmetten, İslam’dan ulusçuluğa geçme gayretindedirler. T.C.‘nin70 yıldır diğer Anadolu’da yaptıklarını şimdi kendi bölgelerine Kürtçüler yapıyor, bu hususta batıcı Türkçülerle Kürtçüler ikiz kardeştirler.
PKK ve onun izinden giden diğer Kürtçü hareketlerin, iki ana düşmanları var; biri T.C. diğeri de İslam.

Hangi mesele olursa olsun, biz Müslümanların tavrı açık ve sarihtir, tevhid inancını bozmayan her türlü iş, düşünüş, yaşayış ve idare ediş bize uyar, kabulümüzdür, tevhidi bozan her türlü düşünüş, yaşayış ve işleyişi de reddederiz kabul edemeyiz.

Türkiye’yi bu raddeye getiren birinci sorumlu; Kemalist, ulusçu, seküler, batıcı devlettir. Kürtleri de dinden ve İslam ümmetinden uzaklaştırmaya çalışan da PKK ve benzeri Kürtçülerdir.

Kürtlerin fıtrî ve insanî tüm isteklerini savunuruz, dillerini konuşmaları, İslam’a ters olmayan örf adet ve geleneklerini yaşamaları… Bunlar tabii haklardır ve asla engellenmemelidir. Devlet güvencesine alınmalıdır.

Devlet de bu ülkenin geleceğini düşünüyorsa, Türkiye’nin dünyada hatırı sayılır bir yeri olsun istiyorsa İslam’la barışmalı ve İslam’ı tüm yurt sathına yaymalıdır. Yani tüm yurttaşları İslam’ın tevhid bayrağı altında toplamalıdır. Bunun dışındaki bütün çabalar geçicidir ve sonuç vermez.

Din sadece doğulular için gerekli değildir, tüm Türkiye için gerekli ve lüzumludur. Doğuda medrese batıda birahane açmakla bu iş bitmez, topyekûn Allah’ın ipine sarılmadıkça problemler bitmez, biri biter öbürü başlar.

*Yayıncı-Yazar. Buruç Yayınları Sahibi.



Milliyetçilik ve Ümmetçilik...
Muvahhid Seyfulislam
Resulullah İçtihad Yapmadı: Sahabeler, bir şey hakkında itiraz ettikleri zaman, vahiyden olup olmadığını soruyorlardı. Bu genellikle ahkamı uygulamakla ilgili olup üsluplarda oluyordu. Resulullah (r) fikir gösteriyordu veya bir amelin hükmünü gösteriyordu. Bunların uygulama metodunu da gösteriyordu. Fakat, bu metotla ilgili üsluplar değişiyordu. Çünkü, metot, düşünceyi uygulamak için sabit ve değişmeyen keyfiyettir. Onun için metodu değiştiremeyiz. Allah ve Resulü, her konunun hükmünü (düşüncesini) gösteriyorlardı. Ayrıca her hükmün (düşüncenin) uygulama keyfiyetini (metodunu) gösteriyordu. Fakat, üsluplar, metodu uygulamak için her vakıada değişebilen keyfiyettir. Sahabeler bu üslupları görünce görüşlerini aktarıyorlardı. Vahiyden bir üslup gelip gelmediğini soruyorlardı. Bu savaşla, fenle ve ilimle ilgili oluyordu. Bunlardan uygun olanı seçmek gerekir. Bu konu şöyle misallerle açıklanır. Bedir vakıasında Resulullah (r) orduyla birlikte Bedir suyunun arkasında konakladılar. El-Habbab b. El-Münzir (t) adlı bir sahabe Resule şöyle sordu; “Bu konaklama Allah’tan bir vahiyle mi gerçekleşti? O zaman ne ileri gideriz ne de geriye döneriz. Yoksa, görüş gösterme, harp sanatı ve hile kurma meselesi midir? Resulullah (r) “Hayır, görüş gösterme,harp sanatı ve hile kurma meselesidir.” El-Habbab(t) “Öyleyse bu konaklama uygun değil. Suyun önüne gidip düşmanların suyu içmelerini engelleyelim.” Resulullah (r) bu görüşü kabul etti ve uyguladı. Bu vakıa stratejik üsluplarla ilgilidir. Uygun olan üslup yapılır. Resulullah (r) bunu kabul edince, bizim için şer'î delildir ki, stratejik üsluplarda doğru görüş kabul edilir. Bu, şura konusunu açıklar. Çünkü Allahu Teala “Onlarla işlerde danış” (Ali İmran 159) buyuruyor. Fakat bu mücmeldir, detayları açıklanmamıştır. Resulullah böylece bu vakıada şuranın detaylarının bir kısmını göstermiş oldu. Onun için, Resulullah (r) önce içtihat etti, sonra bir sahabe onu düzeltti denilemez. Burada içtihat yoktur. Ancak şurayı uygulamak vardır. Çünkü Allah Resulüne “Onlarla işlerde danış” dedi. Yine O, Hendek vakıasında sahabeleriyle danıştı. Salman El-Farisi (t) hendek kazmak görüşünü gösterdi. Resulullah (r) hemen onu kabul etti ve bu işi yaptı. Böylece, stratejik üsluplarda şura yapılıp doğru olan görüş kabul edilir. İslam Devletinde Ümmet meclisinde Halife stratejik üsluplarla ilgili hususlarda üyelere danışacak, doğru görüşü kabul edecektir. Burada çoğunluk geçerli değildir. Hurma ağaçlarının aşılanması konusunda, Resulullah (r)’in bu ilmi konuda görüş söyleyerek, bunun yapılmasını nehyetti. Hurma ağaçları meyve vermeyince Resulullah (r) şöyle dedi; “İşte bu hususlar dünya işlerinizdir. Siz bunları daha iyi bilirsiniz.” Resulullah (r) böyle yapıp söyleyince Müslümanlara bir şey öğretmek istedi. İlmi konular, insanların görüşüne bırakılır. Bunda doğru söyleyen kişinin görüşü geçerlidir. Bu bizim için şer'î delildir. Buna binaen, İslam Devletinde Ümmet meclisinde ilmi hususlar tartışılırken, doğru görüş alınır, doğru sözü sadece bir kişi söylese bile Halife onun görüşünü kabul eder. Burada çoğunluk aranmaz. Uhud vakıasında, Resulullah(r) Müslümanlara danıştı, çoğunluk Medine’nin dışına çıkıp düşmanlarla karşılaşmayı istedi. Halbuki, Resulullah’ın görüşü Medine’de düşmanlarla karşılaşmaktı. Fakat, Resulullah (r) görüşünden vazgeçip çoğunluğa uydu, hatta Müslümanlar Resulullah kendi görüşünden vazgeçip kendi görüşlerine uyduğunu görünce, kendi görüşlerinden vazgeçip Resulün görüşüne uymak istediler. Resulullah (r) bunu kabul etmedi, onların görüşüne uyup orduyu düşmanlarla karşılaşmak için Medine’nin dışına çıkarttı, Uhud Mevkiinde konakladı. Bu hadise incelenirse, içtihat konusu görülmez. Çünkü, cihat, Medine’nin içinde olur, dışında da olur. Bu konuda Müslümanlar, işlerine uygun olanı yaparlar, işin menfaatini gözetmeye çalışırlar. İşin menfaati hususunda çoğunluk görüşüne uyulur. Bu vakıada, stratejik konu veya ilmi ve fenni konu yoktur ve öyle şey tartışılmadı. İşin menfaati tartışıldı. Hangisi daha faydalı; Medine’de mi savaşmak yoksa dışında mı savaşmak? Böylece, İslam Devletinde, Ümmet meclisinde Halife, bir işin menfaati tartışılınca çoğunluğa uyacak, çoğunluğun görüşü bağlayıcı olur. Mesela, bir yol bir köprü yapılsın mı veya yapılmasın mı? Diye mecliste tartışılınca çoğunluk ne istiyorsa o yapılır. Fakat çoğunluk yapılsın deyince yol ve köprü ile ilgili fenni hususlar tartışılır. Fakat bu halde, çoğunluğa uyulmaz. Doğru görüş alınır. İşte Resulullah’ın o vakıada davranışı bizim için şer'î delil oldu ki, o davranışlar şuranın detaylarını açıklamaktadır. Hudeybiye vakıasına gelelim; Resulullah Kureyş ile belli bir müddet için sulh yapmak istedi, anlaşma yaptı. Müslümanların çoğu buna itiraz ettiler. Hatta Ömer (t)’da itiraz etti. Fakat Resulullah (r) bunun vahiyden olduğunu açıklayınca Müslümanlar sustular. Buna göre, İslam Devletinde teşri kanuda yani bir şer'î hüküm benimseyip kanun haline getirme hususunda vahye tabi olunur. Halife, bir şer'î hüküm benimseyip kanun haline onu getirmek isteyince Ümmet meclisindeki Müslüman üyelerin görüşlerini dinler, sadece delili kuvvetli olan delili kabul eder. Bu hususta meclisin görüşü bağlayıcı değildir. Onun için şu şer'î kaide çıkartılmıştır; “Ne kadar mesele çıkarsa imamın (halifenin) bunlar hakkında birer şer'î hükmü benimseme hakkı var.” İşte, Resulullah (r)’in yukarıda geçen vakıalardaki tutumu ve hareketi bizim için şeriattır. Buna göre hareket ederiz, Raşit Halifelerde böyle davrandılar. Böylece, stratejik üsluplar, ilmi ve fenni konularda doğru görüş kabul edilir. Çoğunluğa bakılmaz. İşin menfaati hususunda çoğunluğa uyulur, doğru olup olmadığına bakılmaz. Bir mesele için şer'î hüküm benimsemek isteniyorsa çoğunluğa bakılmaz. Şer'î delilin kuvvetliliğine ve sağlamlığına bakılır. Bunların hepsi şura için Resulullah’ın gösterdiği detaylardır. Öyle gösterince, Allah (I) bunu ondan istedi demektir. Bazı kişiler, Bedir esirleri, ölen münafıklar üzerine cenaze namazı kılmak, savaşa gitmek istemeyene izin verme ve bir âmâya yüzünü asmak ve buna benzer meselelerin Resulün birer içtihatları olduklarını zanneder. Bu meseleler incelenirse herhangi bir içtihadi konunun bulunmadığı görülür. Bedir esirleri meselesine gelince, Resulullah (r) Bedir vakıasında hemen esirleri alalım mı, yoksa çok kati (öldürme) işi gerçekleştikten sonra mı esirleri alalım, diye sahabelerle danıştı. Çünkü iki şeri hüküm vardı. Bunlar daha önce nazil olmuştu. Hemen esirler alınabilir ve çok öldürme işi gerçekleştikten sonra alınabilir. Fakat bu vakıada hangi hüküm daha uygun veya hangisi daha evla, seçme konusu var. Ebu Bekir (t)’ın görüşü; hemen esirleri alalım, idi. Ömer (t)’ın görüşü; önce çok öldürme işi yapalım sonra esirleri alalım, idi. Resulullah (r) Ebu Bekir’in uygun gördü ve onu uyguladı. Bunu akıbetinde, Allahu Teala şu ayeti indirdi. “Yeryüzünde savaşırken düşmanı yere sermeden esir almak hiçbir Peygambere yaraşmaz.” (Enfal 67) Burada, Resulullah (r) içtihat etti sonra Allah(I) onu düzeltti, konusu yoktur. Çünkü, içtihat hükmü bilinmeyen hususun hükmünü şeri delillerden çıkartmak meselesidir. Burada, bu mesele hakkında şeri hükümler biliniyor. Fakat, bu vakıa için hangisi daha uygun veya hangisi daha evla, seçme meselesidir. Resul, daha uygun olanı veya daha evla olanı seçmeyebilir. Bizim için, bu şeri mesele oldu ki, o daha evla ve daha uygun olanı arayıp seçmektir. Şu var ki, Resulullah, bundan sonra birçok vakıalarda çok öldürme işi yapmadan esirler aldı. Allahu Teala; Resulüne bunun daha evla olup olmadığı hakkında ayetler indirmedi. Öyleyse, diğer vakıalarda esir alınabilir ve evla olanda oydu. Ve sadece Bedir vakıasında önce esirleri almak daha uygun veya daha evla değildi. Çünkü o, kafirlerle ilk savaştı. Onları korkutmak gerekirdi. Ölen, münafıklar üzerine cenaze namazı kılmak meselesine gelince, Resulullah (r) onların üzerine cenaze kılıyordu. Münafık Abdullah b. Ubey ölünce Ömer(t), ölen münafıklar üzerine Resulün namaz kılmasına itiraz etti. Bunun akabinde Allahu Teala şu ayeti indirdi; “Onlardan (münafıklardan) kim ölürse onun üzerine cenaze namazı kılma, onun kabri başında durma (cenazeye katılma). Onlar; Allah ve Resulünü kabul etmiyorlar, kafir oldular. Ayrıca fasık (dinden çıkmış) olarak öldüler.” (Tevbe 84) Burada Resululah (r) içtihat yapıp yanıldı ve Allah(I) onu düzeltti, konusu yoktur. Zaten böyle bir şey söz konusu değildir. Çünkü, daha önce onların cenaze namazları kılınıyordu. Bu vakıadan sonra yasaklandı. İçki meselesi gibi o da haram değildi. Bir vakıadan sonra Ömer(t) Resule(r) gelip içki konusunu şikayet etti. Allah(I)’ın bunu haram kılmasını diledi. Allahu Teala, bir ayet indirip içkiyi haram kıldı. Tebük vakıasında ise; bazı kişiler savaşa gitmemek için bahane göstererek Resulullah’tan izin istemeye geldiler. Resulullah (r) onlara izin verdi. Allahu Teala şu ayeti indirdi. “Allah, seni affetsin, doğru söyleyenler sana açıkça belli oluncaya ve yalan söyleyenleri de bilinceye kadar niçin onlara izin verdin?” (Tevbe 43) Burada da içtihat yoktur. Sadece bir vakıa için daha evla olanı seçme konusu vardır. Çünkü, izin, isteyene veriliyordu. Ve Tebük vakıası Resulullah’ın hayatında son savaştı. Daha önce izin verme müsaadesiyle ilgili ayet nazil olmuştu. Allahu Teala şöyle buyurdu; “Bazı işleri için senden izin istediklerinde onlardan dilediğine izin ver.” (Nur 62) Buna göre, Resulullah (r) istediği zaman istediği kimseye izin veriyordu. Tebük vakıasında bunu uygulayınca Allahu Teala daha evla olanın onlara izin vermemek olduğunu Resulüne bildirdi. Bir âmâya (köre) yüzünü asma vakıasında da içtihat yoktur. Resulullah (r) herkese tebliğ etmekle emrolundu. Bununla ilgili birçok ayet vardır. Fakat, Resulullah (r) Kureyş’in liderlerine tebliğ ederken bir kör adam geldi, Resulullah’tan İslam’ı öğrenmek istedi. Resulullah o anda başkalarıyla konuşuyordu ve bunların Müslüman olmalarını diliyordu. O anda kör adamın gelmesi Resulullah’ı rahatsız etti. Onun için Resulullah, yüzünü (suratını) astı. Allahu Teala Resulün durumunu şöyle gösteriyor; “Surat astı ve yüz çevirdi. Kendisine o kör geldi diye. Nereden bilirsin belki o temizlenip arınacaktı. Yahut o öğüt alacaktı da o öğüt kendisine yarar sağlayacaktı. Kendisini zengin görüp tenezzül etmeyene gelince, işte sen ona yöneliyorsun. Oysa onun arınmasından sana ne? Fakat koşarak sana gelen Allah’tan korkarak gelmişken sen onunla ilgilenmiyorsun. Hayır, bu, (Kur-an) bir hatırlatmadır, dileyen onu düşünüp öğüt alır.” (Abese 1-12) Burada da içtihat konusu yoktur. Resulullah (r) o anda Kureyş’in bazı ileri gelen kişileriyle meşguldü. Onları hidayete davet ediyordu. Allahu Teala, Resulüne, “Bu Kur-an bir hatırlatmadır, dileyen onu düşünüp kabul eder, ondan dolayı da kör adamı da ihmal etme. Bu adam o kibirli kişilerden daha efdal (iyi) olabilir. İşte burada daha evla olan bu kör adama öğretmektir, durum ne olursa olsun.” diye gösterdi. Resulullah (r) bir hata yaptı da sonra Allahu Teala onu veya onun içtihadını düzeltti diye bir konu yoktur. İşte bu vakıalarda, Resulullah’ın içtihat yaptığına dair herhangi bir işaret yoktur. Bu da, şeriatça, ve aklen doğru değildir. Onun hakkında öyle söylemek doğru değildir. Çünkü o vahiydir, kendisine vahiy edilir. Bu vahiy ya Allah(I)’tan lafız ve mana olan Kur-an olur, ya da mana Allah(I)’tan, lafız, amel ve susma Resulullah’tan olur ve buna Sünnet denilir. Zaten, hükmü bilinmeyen yeni husus hakkında Resulullah (r) hiçbir şey demiyordu, vahiy bekliyordu. Ya ayet gelirdi yada rüya görürdü. Yahut ilham edilirdi. Müçtehit olsaydı, hükmü bilinmeyen husus için içtihat yapardı. Mesela bir kişi gelip karısının bir adamla zina yaptığını gördüğünü söyledi, kendisinden başka şahit yoktu. Zira zina için dört şahit gerekir. Hatta, yalnız bir kişi şahit olursa zina iftirasında bulunma cezasını alır. Buna rağmen, karısını zina yapmış olup kendisinden başka şahit bulunmayan kocanın iftira eden olup olmadığı ve hükmü ne olduğu hakkında Resulullah (r) vahiyden haber bekledi. Allah(I) bununla ilgili ayetler indirdi. Yine bir kadın Resulullah’a gelip bir meselenin hükmünü tartıştı. Bu mesele, kocası kendisine, “Sen benim anam gibisin.” demişti. Resulullah (r) vahiyden hüküm bekledi ve öyle cevap verdi. Resulullah (r) müçtehit olsaydı bu meseleleri düşünüp bir hüküm verirdi. Fakat, kendisi öyle değildi. O (sav) vahiyden haber bekler, ya ayet nazil olur, ya rüya görür yada kendisine ilham edilirdi. Resulullah (r) “Bir kadınla evlenmeyle emredildiğim zaman onu Cebrail bana getirerek rüyada görürüm.” derdi. Bunun için Hz.Muhammed (r) İslam’dan önce evlatlık edindiği Zeyd’in karısı olan Zeyneb’le kocası boşandıktan sonra evleneceğine dair rüya gördü. Resulullah (r) bu rüyayı kimseye anlatamadı, çok çekinti. Çünkü, Zeyd onun evlatlığı idi, kimse evlatlığının yani oğlunun boşanmış karısıyla evlenemezdi. Büyük ayıptı. Fakat Allahu Teala evlat edinmeyi haram kılmak istedi ve artık evlatlık edinenlerin gerçek evlatlar olmadığını da göstermek istedi. Bu işi Resulü üzerinde uygulamak istedi. Kur-an bu konuya şöyle deyindi; “Allah’ın açığa vuracağı şeyi (daha önce gördüğün rüyayı) içinde gizliyorsun. İnsanlardan çekiniyorsun. Oysa asıl kendisinden çekinmeye layık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki bundan böyle evlatlıkları, kadınlarıyla ilişkilerini kestikleri zaman o kadınlarla evlenmek hususunda müminlere bir sakınca olmasın.” (Azhab 37) Resulullah’ın şahsi adetlerine gelince, Müslümanlar ona uymak zorunda değiller. Yürüyüş, oturuş, kalkış şekilleri ve buna benzer hususlar, Resulullah’ın şahsi adetlerindendir. Bunları uygulamak için kimseye emir vermedi ve kimseye teşvik etmedi. Bunlarla mükellef değiliz. Böylece, Resulullah’ın sözü, ameli ve bir şeye karşı susması olan sünnetin, Allah(I)’tan bir vahiy olduğu kesinleşir, bunda herhangi bir şüphe yoktur. Ayetler bunu kesin şekilde gösterdi. Bu ayetleri başka şekilde tevil etmek büyük günahtır. Ayetler aynen olduğu gibi anlaşılmalıdır. Bazı kişiler; “Sünnet Resulün bir içtihadı olup Resul yanılınca Allah onu düzeltiyordu, ona rağmen biz Resule uyarız. Çünkü, Allah bizden ona uymamızı istedi.” derler. Öyleyse niye Allah(I), Resule(r) uymayı zorunlu kıldı? Resulün Sünnetinin bir özelliği var demek ki, işte bu özellik Sünnetin vahiy olmasıdır. İçtihat olsaydı, bu sünnete uymayı zorunlu kılmazdı. Resul ile diğer müçtehitler arasında fark olmayacaktı. Nitekim, içtihat yeni şeylerde yani hükmü bilinmeyen şeylerde olur. Resulullah’ın yeni şeylerin hükmünü vahiyden beklediğini gördük. Hükmü bilinen hususlarda daha evla veya daha uygun olanı seçme meselesi var. Bazıları, “Öyleyse niye Buhari filan hadisleri almadı, Müslim filan hadisleri almadı, bir müçtehit birtakım hadisleri kabul ediyorken, aynı hadisler başka bir müçtehit tarafından reddediliyor? diye sorarlar ve kafalarına göre hemen cevap verirler. “Demek ki Sünnet vahiy değildir” derler. Buna cevap, her imam ve müçtehidin hadisleri kabul etme hususunda bir yolu var. Bu yolla hadisi kabul ediyor. Bunu yaparken zan-i galiple yapıyor. Diyor ki, bu hadisin sahih olduğu zannıma galiptir. Yani, bu vahiydir, diye zannıma galiptir. Onun için bu hadislere zan-i delil denildi. Fakat, mütevatir derecesine ulaşınca, o hadis kesin delil olur. Böylece, Buhari bir hadisi sahih olduğuna veya vahiy olduğuna zannına galip gelince kabul ediyordu. Diğer imam ve müçtehitler de öyle hareket ettiler. Çünkü, Resulullah (r) hayatında tek rivayet (haber-i ahad) veya (zanni delil) kabul edildi. Sahabeler onunla amel ettiler. Fakat, rivayet edenler güvenilir (fasık olmayan) kişiler olmalıdır. Fasık olanın rivayeti kabul edilmez. Kur-an’da buna işaret edildi; “Ey iman edenler! Bir fasık size haber getirirse onun doğruluğunu araştırın.” (Hucurat 6) Öyle ise fasık olmayan bir kişi bize bir haber getirirse onu kabul edeceğiz demektir. Allahu Teala tek rivayetin kabul edileceğini gösteriyor bu ayette. Fakat bu rivayet fasık olmayan kişinin rivayeti olmalıdır. Onun için, imamlar ve müçtehitler, hadisleri rivayet eden kişilerin hallerini inceliyorlardı. Yalan söyleyen kişi veya töhmetli kişi veya bid’at sahibi veya günah işleyen (fasık) kişi veya cahil olan kişinin rivayeti kabul edilmiyor. Çünkü, bu kişi güvenilir sayılmaz. Yine, başka hususlar var, kişinin hafızasıyla (zapt etmekle) ilgilidir. Bunlar da beş husustur, şunlardır; Büyük hata işlemek, büyük gaflete düşmek, evhamlı olmak, ezberliliğin çok kötü olması ve güvenilir kişilerin rivayetlerine muhalefet etmesidir. Bir kişinin bunlardan bir hali varsa onun rivayeti kabul edilmez. Çünkü, güvenilir ve iyi zapt eden kişi olması lazım. Yine, gizli ve aşikâr, hali bilinmeyen kişinin rivayeti de kabul edilmez. Buna göre, hadis kabul edilir veya ret edilirken onun vahiy olup olmadığına zanna galibin gerçekleşmesi gerekir. Hulasa; Sünnet Kur-an gibi şeriatın bir kaynağıdır. Bir şey hakkında şeri hüküm göstermek istiyorsak bunlara döneriz. İslam Hilafet Devletinin anayasası ve kanunlar, iç ve dış siyaseti bu iki kaynaktan çıkartılan hükümlere göre olur. İcmaı sahabe ise, Sünnete dayanır. Sahabelerin icmaı, Resulullah’ın bir sözü veya bir fiili veya bir susmasını ortaya çıkartır. Şeri kıyas da, Kur-an ve Sünnete dayanır. Kur-an’da ve Sünnetteki illetler (teşri etmenin sebebi) olunca kıyas yapılır. Bir devlet, İslam Devleti olduğunu iddia ederse, anayasası, kanunları ve siyasetinin Kur-an ve Sünnet, sahabelerin icmaı ve şeri kıyasa dayalı olduğunu ispatlayacaktır. Yine bir hizip veya bir cemaat İslamî olduğunu iddia ederse, onun bütün fikirlerinin bu kaynaklardan alındığını ispatlayacaktır. Böylece, teşride Allah(I) ile Resulü(r) arasında fark kılınmamış olur. Şeriatı Resulullah’ın şu sözünde gösterdiği gibi kabul etmeliyiz; “Bana Kur-an verildi ve onun benzeri verildi.” Onun için, şeriat hususunda Kur-an ile Sünnet arasında ayrım yapılmaz. Yukarıda izah ettiğimiz gibi hareket ederiz. Allahu Teala şöyle buyurdu; “Allah’ı ve Resullerini inkar edipte Allah ile Resullerinin arasını ayırmak isteyen, ‘Bir kısmına inanırız, bir kısmını ret ederiz’ diyenler ve bunların arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar gerçekten kafir olanlardır.” (Nisa 150-151) İşte; Kur-an ve Sünnet, bizim için düşünce ve siyaset kaynağı olup bunların açısından düşünürüz ve hareket ederiz. İslam fikirlerini, hep buradan alır ve hayat sahasına indiririz. Bunları hayatta kullana kullana belli tefekkür metodu doğar. Ümmette bu metot varolup hayatına ve davranışlarına hakim olunca kalkınma (fikri yükselme) pratik şekilde gerçekleşir. Bu kalkınmanın semeresi ilerlemedir. Bu ilerleme, hayatın bütün meydanlarında görülür. İlmi, teknoloji ve sanayi devrimleri gerçekleşir.
13.01.2010 23:32:36
Milliyetçilik ve Ümmetçilik...
Muvahhid Seyfulislam
Sünnet Kur’an Gibi Şer’i Kaynaktır: İşte bu deliller, Sünnetin Kur-an gibi kesin şekilde bir teşri (şeriatın bir kaynağı) olduğunu gösterir. Buna muhalefet etmenin elim azabı gerektirdiğini de gösterir. O halde, kanunlarımızı Kur-an’dan çıkarttığımız gibi, Sünnetten de çıkartırız. Fikirlerimizi ve görüşlerimizi de Kur-an’dan aldığımız gibi Sünnetten de aldırız. Çünkü, Kur-an ve Sünnet, teşri (kanunlar) için birer kaynak olduğu gibi fikir için de birer kaynaktır. Özel ve genel hayatımızı Kur-an ve Sünnete göre yürütürüz. Yine, siyasi İslâmî hiziplerimizi bu iki kaynağa göre kurarız. Nitekim, İslam devletimizi bu iki kaynak üzerine dayandıracağız ve yürüteceğiz. İşte, bizde esas olan bu iki kaynaktır. Çünkü bunlar Allah(I)’tan birer vahiydir. Nitekim Allah(I)’a kulluk, Onun emirlerine uymayı gerektirir. Müslümanlar, bundan başka şeyi kabul etmezler. Şu var ki, Sünneti sahih rivayetler yoluyla almalıyız. Rivayet, sağlam olmayınca veya Kur-an’a ters düşerse onu reddederiz. Bu hususta büyük itina ve özen göstermeliyiz. Zayıf veya yalan rivayeti kabul etmeyiz. Çünkü dediğimiz gibi Sünnet bizim için bir kaynaktır. İstediğimiz menfaati elde etmek için bir görüş uydurup onu desteklemek için Resulün söylemediği hadisi uydurmamalıyız. Çünkü, bu iş, Resule bir iftira olur ki, onu söyleyen Cehennemlik olur. Zira Resulullah (r) şöyle buyurdu; “Kim benim hakkımda yalan söylerse kendi yerini Cehennemde bulsun.” Böylece, sahih hadisten başkasını kabul edemeyiz. Sünnetin Kur’an’la Alakası ve Rolü: Şu konu da var; Sünnetin Kur-an’la alakası ve rolü. Bunu şöyle açıklarız; Sünnet, Kur-an’ın mücmel manasını açıklar. Yani detaylarını gösterir ve açıklar. Allahu Teala şöyle buyurdu; “Sana bu Kur-an’ı indirdik ki, insanlara kendilerine indirileni açıklayasın.” Misal olarak; Kur-an’da namazla ilgili ahkam mücmel olarak geçti. Sünnet gelip namazın keyfiyetini, rekat sayılarını, vakitlerini, şartlarını ve onu bozan hususlarını açıkladı. Onun için, Resulullah (r) şöyle buyurdu; “Beni nasıl namaz kılıyor gördü iseniz öyle namaz kılınız.” Hac da mücmel olarak geçti, detaylarını ise Resulullah (r) gösterdi, şöyle buyurdu; “Hac ile ilgili hususları benden alın.” Buna benzer çok konu Kur-an’da mücmel olarak geçti. Sünnet ise onun detaylarını açıkladı. İşte bu, Sünnetin birinci kısmıdır. Sünnetin ikinci kısmı ise, umumi (genel) lafzı tahsis etmek (özelleştirmek)’tir. Misal olarak, Allahu Teala şöyle buyurdu; “Allah size, çocuklarınızın alacağı miras hakkında erkeğe kadının payının iki mislini tavsiye eder.” (Nisa 11) Bu ayeti kerimede, her babanın miras bıraktığı ve her çocuğun varis olduğu belirtiyor. Fakat bu, genel lafızdır. Sünnet ise bunu bazı durumlarda tahsis etti. Yani bunun özel durumlarını gösterdi. Şöyle ki; Resulullah (r) şöyle buyurdu; “Biz Peygamber olarak miras bırakmayız.” Bu özel durumdur. Onun için Resulün (r) bıraktığı mirastan kızları bir şey alamadılar. Bu ayeti tahsis eden başka durumda var. Resulullah şöyle buyurdu; “Katil mirasçı olmaz.” Bir kişi babasını öldürürse babasına varis olamaz. İşte bu hadis ayeti bir durum için tahsis etti. Buna benzer genel ifadeli ayetler var ve bu ayetleri tahsis eden hadisler var. Resulullah (r) müçtehit olsaydı, öyle tahsisler getirmezdi. Sadece Kur-an’ın genel ifadelerini ve bunarı tahsis eden hadisleri bulmaya ve anlamaya çalışırdı. Nitekim bu hadisler Allah(I)’tan vahiy edildi. Mücmel ifadeli ayetlerin detaylarını açıklayan hadisler gibi. Bunlar da Resule vahiy edildi. Bir içtihadın ürünü olamaz. Müçtehidin böyle yapmaya hakkı da yoktur. Ondan kabul edilmez. Bu detaylar ve tahsisler içtihat ürünü olsaydı başka bir müçtehit tarafından değiştirilebilecekti. Böyle olsaydı Kur-an insanların elinde oyuncak olurdu. Halbuki, insanların rolü sırf Kur-an’ı anlamak ve uygulamaktır. Ayrıca Resul(r), böyle tahsisler ve detayları nereden bilecekti? O hevesine göre bunları söylemez. Zira o zaman Kur-an’ın nasına ters düşer. Çünkü, Kur-an Resulün hevesine göre konuşmadığını gösterdi. Arapların adetlerinden de değildir, Araplar böyle şeyleri bilmezler. Ayrıca Arapların ve diğer insanların adetlerine uyulmaz. Çünkü, Allahu Teala bunu nehyetti ve şöyle buyurdu; “Eğer, onlara Allah’ın indirdiğine (Kur-an’a) ve Resule (Sünnete) gelin denilirse şöyle derler; Atalarımızın üzerinde bulundukları şey bizim için kafidir. Peki ya ataları hiçbir şey bilmeyen ve yolu şaşırmışsalar da mı? (Maide 104) Ayrıca, böyle detaylar ve tahsisler başka dinlere bakarak da olmaz. Nitekim, diğer dinlere uymamız caiz değildir. Diğerdin sahiplerinin dinimize uymaları gerekir. Çünkü, dinimiz o dinleri kaldırdı. Allahu Teala şöyle buyurdu; “Sana bu Kitabı hakla indirdik, bu Kitap eski Kitapları tasdik ettiği gibi nesih ediyor (kaldırıyor). Öyleyse, Allah’ın sana indirdikleri ile aralarında hükmet, hakkı bırakıp heveslerine uyma, her ümmet için ayrı ayrı şeriat ve yol gösterdik.” (Maide 48) Sünnetin üçüncü kısmına gelince, Kur-an’da mutlak ifadeli ayetler geçti. Resulullah (r) bu mutlak ayetler için kayıtlar (sınırlandırmalar) gösterdi. Misal olarak; “Erkek ve kadın hırsızın ellerini kesin.” (Maide 38) Bu ayetin lafzı (ifadesi) mutlaktır. Resulullah (r) el kesmek için sınırlandırmaları gösterdi; bunlardan, “Çeyrek dinardan fazla çalınırsa el kesilir.” diye hadis söyledi. Bu sözün manası Allah(I)’tan geldi. Fakat, ayet olarak gelmedi. Resulün gösterdiği kayıtlar (sınırlandırmalar) vahiydir. Aynen, Resulün gösterdiği detaylar ve tahsisler gibidir. Bunun dışında Sünnetin bir başka kısmı var ki o, bir fer’î aslına ilhak etmektir. Şöyle ki, Resulullah yeni bir şey söyler, fakat bunun aslı (temeli) Kur-an’da mevcuttur. Misal olarak; “Resulullah Hayber gününde evcil eşeklerin etini, katırların etini, dişi kesici olan vahşi hayvanların etini ve tırnağı kesici olan kuşların etini haram kıldı.” diye hadis geçiyor. Bu haram kılınmış şeyler Kur-an’da geçmedi. Yeni teşrilerdir. Fakat Kur-an’da bunların temeli var. Allahu Teala şöyle buyurdu. “O (Peygamber), onlara temiz olanı helal kılar, pis olanı haram kılar.” (Araf 157) Bu ayet; Resulullah’ın teşri edici olduğuna yani Sünnetin şeriatın bir kaynağı olduğuna kesin delildir. Allahu Teala, Resulü temiz olanı açıklayıp helal kılar ve pis olanı da açıklayıp haram kılar diye niteledi. Böylece, Resulullah (r) evcil eşeklerin ve katırların eti, dişi kesici olan vahşi hayvanların ve tırnağı kesici olan kuşların etlerinin pis olduğunu açıkladığı ve onları haram kılar. Tıpkı, Kur-an’da Allahu Teala, leşin, domuzun etini ve kanın pis olduğunu açıkladığı ve haram kıldığı gibidir. Müçtehit veya düşünür bir şeyi haram veya helal kılar mı? Elbette hayır. Bu şekilde, bu ayette Resulullah (r)’in teşri edici olduğunu yani Sünnetin şeriatın bir kaynağı olduğu kesin şekilde anlaşılır. Bununla herhangi bir şüphe kalmaz. Ayetin tamamı şöyledir; “Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı olarak buldukları o Resule ve o Ümmi Peygambere uyarlar. O Resul ki, kendilerine marufu emreder, kendilerine münkeri nehyeder. Onlara temiz olan şeyleri helal kılar ve pis olan şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. Ona inanan, destekleyen, ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla beraber indirilen Nur’a (Kur-an’a) uyanlar, işte felaha erenler onlardır.” (Araf 157) Resul(r), bir şeyi helal kılar ve bir şeyi haram kılar diye bu ayet gösterildi. Bu Kur-an dışında olacak. Çünkü ayetin sonunda “ve onunla beraber indirilen Nur’a (Kur-an’a) uyanlar” diye ayrıca Kur-an’dan söz etti. Bundan dolayı, Resulün getirdiği Sünnete inanmak gerekir. Resul(r), Kur-an’da hükmü geçmeyen kertenkele hakkında sorulunca şöyle cevap verdi; “Onu yemem ve onu haram kılmam” böylece, Resul (r) kertenkeleyi, temiz olan şeylere ilhak etti. Halbuki; Resul kendisi onu sevmiyordu ve ondan hiç hoşlanmıyordu. Keza, Resulullah (r) tavşanı yemedi, fakat onun yenmesine sahabelerine müsaade etti. Resul (r) vahiy olmasaydı kertenkele etini ve tavşan etini haram kılardı. Çünkü bunları hiç sevmiyordu ve onlardan hoşlanmıyordu. Ayrıca, hükmü Kur-an’da geçmeyen başka konular hakkında hüküm verdi. Bunlardan; Resulullah (r), bir erkek, karısının halasıyla ve karısının teyzesiyle veya karısının erkek kardeşinin veya kız kardeşinin kızlarıyla beraber evlenemez diye bir yasaklık getirdi. Böyle evlilikleri haram kıldı. Bunların hükmü Kur-an’da geçmemesine rağmen Kur-an’da bunun aslı var. Allahu Teala şöyle buyurdu; “...ve iki kız kardeş ile birlikte nikahlanmanız da size haram kılındı. Ancak daha önce yaptığınız evlilik müstesna.” (Nisa 23) Resulullah (r)’in getirdiği yasaklık Kur-an’da geçmiyordu. Araplar böyle yasaklılığı da bilmiyorlardı. Resulullah (r) hevesine göre böyle yasaklık getiremez. Ancak, vahyin emrine göre bunu yapabilir. Bu Sünnetin beşinci kısmıdır. Sünnetin altıncı kısmı ise; hiç Kur-an’da aslı geçmeyen yepyeni teşrileri getirmesidir. Misal olarak; “Üç senedir işletmeden toprağı elde tutmakta, hiçbir kimsenin hakkı yoktur.” Yine şu hadisi şerif var; “İnsanlar şu üç hususta ortaktırlar. Su, otlak yerleri ve ateştir.” Yine şu hadisi şerif de var; “Gümrük alan cennete giremez.” Bu hadisler ve buna benzer çok hadisler var, Kur-an’da hiç aslı yok ve benzeri de yoktur. Araplar da böyle bir şey bilmiyorlardı. Hz.Muhammed (r) tarafından bir icat edilmeleri mümkün olamaz. İcat edilince şeriat olmaz. Çünkü şeriatımızı Allah’tan alırız ve bu vahiy yoluyla olur. Bu, lafız ve mana olarak Allah(I)’tan gelen Kur-an yoludur. Sadece mana olarak Allah’tan gelen ise Sünnet yoludur. Sünnet yol manası taşımasına rağmen Resulullah’ın sözü, ameli ve susması olarak tanınmıştır. Bir terim olarak kullanılmıştır. Onu kullanmak sakıncalı değildir. Resulullah (r) bunu kullandı, sahabeler de kullandılar. Ayrıca nafile namaza da sünnet denildi. Aynı kelimeyi, birkaç manada kullanmak sakıncalı değildir. Arapça da bunun benzeri çoktur. Ruh kelimesi birkaç manada kullanılır; hayat sırrı, Cebrail ve şeriat manalarıyla Kur-an’da kullanıldı. Ayrıca, Allahu Teala ile alakaya idrak etmeye de ruh denildi. Böylece; Sünnetin Allah(I)’tan bir vahiy olduğu anlaşılır. Fakat Sünnetle ilgili rivayet mütevatir olunca kesin şekilde vahiy olur. Rivayet, mütevatir olmayıp haberi ahad’la olunca zannı galip vahiy olur. Haberi ahad bir imam veya bir müçtehit tarafından sabit olmazsa kendisine göre zannı galiple vahiy olmuyor. Şu var ki;Sünnet konusu yalnız şer'î hükümlerle sınırlı değildir. Akaid ile ilgili fikirler meydana getirdi. Fakat rivayet mütevatir olmayınca inanç olmuyor sırf tasdik olur. Mütevatir olunca inanç olur, mücerret tasdik yetmez. Kur-an’da geçmeyip mütevatir hadislerede geçen akaid var. Bazı müminlerin Resulullah’la Cennette havd (havuz) diye adlandırılan yerde buluşmasıyla ilgili rivayetler mütevatirdir. Bu, bizim için inançtır. Bu hadisin Kuran’da aslı yoktur. Mehdi, Mesih-i Deccal ve kabir azabıyla ilgili rivayetler haberi ahad olduğu için bu konular inanç haline getirilemez. Sadece tasdik edilir. Yine, Kur-an’da aslı olmayıp da gaip ile (gelecekle) ilgili hadisler var. Bunlardan; Kostantiniye’nin (İstanbul’un) fethi ile ilgili hadis gerçekleşti. Roma fethiyle ilgili hadis henüz gerçekleşmedi. Yine şu hadis de var; “Peygamberlik dönemi olup Allah’ın istediği zamana kadar sürecek ve sonra eriyecektir. Bundan sonra Peygamberlik yolu üzerine Raşid-i Hilafet olup da Allah’ın istediği zamana kadar sürecek ve sonra eriyecektir. Ondan sonra ısırıcı krallık olup da Allah’ın istediği zamana kadar sürecek ve sonra eriyecektir. Ondan sonra, Cebriyeci (diktatörlük) olup da Allah’ın istediği zamana kadar sürecek ve eriyecek. Bundan sonra Peygamberlik yolu üzerine Raşid-i Hilafet olacaktır.” Bu hadis gelecekle ilgilidir. Dört dönem gerçekleşti, şu anda dördüncü dönem olan diktatörlük hükmü altındayız. Beşinci dönem olan Peygamberlik yolu üzerinde yürüyecek Raşid-i Hilafetin kurulmasını beklemekteyiz.Ayrıca bu hadis manen mütevatirdir. İşte, bu ve buna benzer gaip ile ilgili hadisler hiç maharetli bir müçtehit, aydın bir düşünür veya dahi bir siyasetçi tarafından tahmin edilemez. Nitekim bunlar tahmin değil, kahin olmayan ve ilmini vahiyden alan değerli bir Resulün sözüdür. Zaten, Allahu Teala Resulüne bazen gaiple ilgili haberler bildireceğini açıkladı ve şöyle buyurdu; “Allah gaibin (geleceğin) alimidir, gaibi kimseye göstermez, ancak razı olduğu Resule gösterir. Çünkü Allah onun önüne ve arkasına gözleyici dizer.” (Cin 26-27) Bu da; Resulün(r) bir şey bildirmek için ilham edileceğine dair bir delildir. Yine, vahiy rüya yoluyla gerçekleşebilir. Resul (r) Allah(I)’ın kendisine gösterdiği rüya yoluyla Mekke’ye gireceğini Müslümanlara müjdelemişti. Allah (I) bunu gerçekleştirdi. Bunun için şu ayeti indirdi; “Mescid-i Haram’a gireceğinize dair Resulün rüyasını Allah gerçekleştirdi.” (Fetih 27) Eski Peygamberlere de rüya yolu ile vahiy ediyordu. Kur-an’da Hz. İbrahim(u)’in rüyası şöyle anlatılıyor; “Ey oğlum, seni kestiğime dair rüya görüyorum. (İsmail) Ey babacığım; emredildiğini yerine getir.” (Saffat 102) Cebrail(u), bedevi suretiyle de, ayet getirmeden Resulullah (r)’in yanına geliyordu. Nitekim bir seferinde Resule sahabeler arasındayken iman ve ihsan hakkında sordu. Cebrail(u) gittikten sonra sahabeler Resulullah’a ” bu adam hep seni tasdik ediyor, kim di? diye sorunca, Resulullah (r) “O Cebrail idi. Size sizin dininizi öğretmeye geldi.” Ayrıca Kıyamet Günü hakkında Cebrail(u) Resulullah’a sorunca, Resul “ Sorulan kişi sorandan bunun hakkında daha bilgili değildir” diye cevap verdi. Ayrıca Cebrail(u), Resulullah’a namaz kılma keyfiyetini öğretti. Her namaz vaktinin başlangıcında ve sonunda ikişer defa gelip kıldı. Böylece namazın beş vaktinin başlangıçlarını ve sonlarını öğretti. Rekatların sayısını da öğretti. Bunlar, Resulün icadı değildir. Bunu aklından çıkartmazdı. Sabah namazını iki rekat, öğle farzını dört rekat, akşam üç, yatsı dört rekattır. Niçin böyledir?! Halbuki böyle sayılar Kur-an’da geçmedi.
13.01.2010 23:32:00
Milliyetçilik ve Ümmetçilik...
Muvahhid Seyfulislam
Evet Resulullah (r)’in sözleri, amelleri ve susması olan sünnet vahiydir. Ondan dolayı Allahu Teala şöyle buyurdu; “İnmekte olan yıldıza andolsun ki arkadaşınız (Muhammed) hiç sapmadı ve azmadı, o hevesinden konuşmaz. O ancak vahiydir ve kendisine vahiy edilir, onu müthiş kuvvetli olan biri öğretti.” (Necm 1-5) Bu ayette “vahiy” kelimesi geneldir, sadece Kur-an ile tahsis edilmedi. Her konuştuğu vahiy olur. Resulün (r) konuştuğunda ise sadece Kur-an değil, Hadisi Şerifte var. Onun için, “arkadaşınız Muhammed hiç sapmadı” dedi. Bu bir pekiştirmedir, Muhammedin(r) hiç sapmadığını gösterir. Ondan dolayı başka ayette şöyle buyurdu; “De ki; ancak benim Rabbımdan bana vahiy edilene uymaktayım” (Araf 203) O zaman Resulün ameli vahiydir. Çünkü vahiyden başka şeye uymaz. Başka ayette; “De ki; sizi ancak vahiy ile uyarırım.” (Enbiya 45) Resulün(r) uyarması vahiy ile olur. Bütün uyarıları vahiydendir. Kendisinden değildir. Uyarıları sadece ayetlerle değildir, hadislerde de uyarıları vardır. Orada da çok uyarılar geçiyor. Böylece, Resulün sözü ve ameli vahiy olur. Nitekim Resulün(r), vahye muhalif olana karşı susması düşünülemez. Bu halde susması vahiyden olur. Şu var ki; Allahu Teala Resulün(r), bütün getirdiğine uymamızı istedi ve bütün nehiylerden vazgeçmemizi de istedi. Şöyle buyurdu; “Resul size neyi getirdiyse onu alın, sizi neyden nehyetti ise onu bırakın.” (Haşr 7) Burada ifade geneldir. Sadece Kur-an’la tahsis edilmedi (özelleştirilmedi). O zaman sünneti de kapsıyor. Çünkü, Resul(r) Kur-an’la beraber sünneti de getirdi. Onun için Resule(r) itaat, Allah(I)’a itaat olur. Allahu Teala şöyle buyurdu; “Kim Resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa 80) Resule itaat, Allah(I)’a itaat sayılırsa, Resulün(r) sözü ve ameli Allah(I)’tan bir vahiy olur. Yoksa, Resul(r) kendi hevesinden konuşursa veya hevesine ve aklına göre amel edecekse, ona itaat Allah(I)’a itaat olarak sayılmayacaktı. Bunu pekiştiren başka bir ayet var; “De ki; Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin.” (Ali İmran 31) Burada “bana uyun” Resulün(r) sözü olsun, ameli olsun bütün emirlerine uyun demektir. Burada yalnız Kur-an’ı kastetmiyor, Resulün (r) sünnetini daha fazla kastediyor. Allah(I)’ı sevmek, onun sevgisini kazanmak ve onun affını da kazanmak, Resule uymakla gerçekleşir. Bunun manası; Resul(r), Allah(I)’ın vahiy ettiğine göre konuşur ve amel eder. Resul(r), buna bir sözle veya bir amelle muhalefet edecekse, Allahu Teala mutlak şekilde ona uyun demeyecektir. Öyleyse, Resulün sünneti vahiyden başka bir şey değildir. Bu ayetlerden başka bir şey anlaşılmaz. Bu ayetler ve diğer ayetler de, Resul (r)’in müçtehit olduğuna dair iddiayı çürütüyor ve o iddiayı ortadan kaldırıyor. Çünkü, müçtehidin vahiy olmadığı gibi bize söylediği şey yanlışta olabilecektir. Çünkü müçtehit yanlış içtihat yapabilir. Aynı anda, müçtehidin görüşüne uyulabilir, onun görüşü terk de edilebilir ve başka müçtehidin görüşüne gidilebilir. Bu konuda delilin kuvvetliliğin, bunun sağlam ve derin şekilde anlaşılmasına göre hareket edilir. Böylece içtihat, şer'î deliller için bir insanın anlayışıdır. Çünkü, içtihadın manası, şer'î hükümleri anlamak için zannına galibi gerçekleştirmek üzere son zihnî çaba sarf etmektir. Müçtehidin şer'î delillerden çıkardığı hüküm kesin olmaz, zannî olur. Müçtehit, haram ve helali anlamaya çalışır. Bir şeyin haram veya helal olup olmadığını anlamaya çalışır. Bir şeyi helal kılmaz veya haram da kılmaz. Fakat Resul (r) bir şeyi haram kıldığı gibi helal de kılıyor. Yani teşri edicidir. Çünkü Kur-an onu öyle niteledi. Allahu Teala şöyle buyurdu; “Allah’a ve Kıyamet Gününe inanmayanlarla, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram olarak kabul etmeyenlerle savaşın.” (Tevbe 29) Bu ayet Resulün(r) sözleri, amelleri ve bir şeye karşı susması olan sünnetin, bir teşri kaynağı olduğunu kesin şekilde gösteriyor. Teşri ancak vahiydir. Böylece, bu ayet sünnetin Allahu Teala’dan bir vahiyle geldiğini gösterir .Bundan, başka bir şey anlaşılmaz. Çünkü, teşri kaynak, sadece Kur-an olsaydı, “Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını” denmeyecekti. Sadece, “Allah’ın haram kıldığını” denecekti. Bu delalet ediyor ki, Resulün(r) haram kıldığını haram olarak kabul etmeyenlerle savaşmak gerekir. Zira Allahu Teala, Resulün(r) hükmünü yani verdiği emir veya söylediği şeyi kabul etmeyen kişinin mümin olmayacağını gösterdi. Şöyle buyurdu; “Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan ihtilaf ve sorunlarda seni hakem kılmazlarsa ve senin verdiği hüküm hakkında nefislerinde herhangi bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmazlarsa mümin olmazlar.” (Nisa 65) İşte, Resul(r), müçtehit veya düşünür veyahut dahi olsaydı ona muhakeme olunmak ve onun verdiği hükme herhangi bir şüphe ve sıkıntıyı nefiste meydana getirmeden tam teslimiyetin gösterilmesi istenmeyecekti. Çünkü, Müslüman, müçtehidin içtihadına uyarken tam teslimiyet gösteremez. Sadece, galib-i zanla uyar. Diğer müçtehitlerin içtihatlarının yanlış olduğunu kabul ederken doğru olabileceği ihtimalini de koyar. Onun için, başka müçtehidin içtihadına uyabilir. Fakat, Resulün(r) hükmünden vazgeçip diğer müçtehidin içtihadına uymak caiz değildir. Bu nedenle, bir adam, Resulün(r) hükmünü ret edip, Ömer(t)’in yanına gidip Ömer(t)’in içtihadına muhakeme olmak isteyince Ömer(t), onun kafasını vurdu. Bunun akabinde yukarıdaki ayet nazil oldu. Resul(r), Ömer(t)’in yaptığını onayladı. Çünkü, bu adam, Allah(I)’ın vahiy etmiş olduğu sünneti ret etti. Kur-an, Resulün (r) hükmünü ret edenlerin zalim olup mümin olmadıklarını bildirdi. Allahu Teala şöyle buyurdu; “Onlar, aralarında hükmetmek için Allah’a ve Resulüne çağırıldıkları zaman görürsün ki onlardan bir kısmı yüz çevirirler.” (Nur 48) Ve şöyle ekledi; “Hak, kendilerine ait olunca buna boyun eğerek gelirler. Bunlara ne oluyor ki, kalplerinde hastalık mı var, yoksa kuşkuya mı kapıldılar? Yoksa Allah ve Resulünün kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Hayır, doğrusu onlar zalim olanlardır.” (Nur 49-50) Allah(I)’ın hükümleriyle beraber Resulün (r) hükmünü kabul etmeyenler yani Kur-an’la beraber Sünneti kabul etmeyenler, ya kalplerinde hastalık var yada imanlarında şüphe var yahut Allah(I) ve Resulünün kendilerine zulmedeceklerinden korkan kişilerdir. Bu üç sınıf mümin değildir. Zira Allah(I) ve Resulünün hükümlerini kabul edenler yani Kur-an ve Sünnetle muhakeme olanların mümin oldukları gösterildi. Allahu Teala şöyle buyurdu; “Müminlerin aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resulüne çağırıldıkları zaman ancak; işittik ve itaat ettik derler. İşte felaha kavuşanlar bunlardır.” (Nur 51) Böylece Allahu Teala kendisine itaati daima resulüne itaatle beraber gösterir. Allahu Teala birçok ayette Resule (r) itaat ve ona uymak üzerine dururken, Resule(r) itaat ve muhakeme olunmayı kendisine itaat ve muhakeme olunmaya bağlarken yaptığı böyle tekit ve pekiştirme ile, Resulden meydana gelecek her hususun vahiyden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Müçtehit olsaydı veya yalnız itaati vacip olan idareci olsaydı, böyle kendi hükmüyle beraber onun hükmüne uymayı gerektirmeyecekti. Ayrıca, Resule itaat veya çekişme olursa Resule(r) bu konu götürülmeyecekti, sadece Allah’a götürecekti. Çünkü, idarecilerle ihtilaf ettiğimiz ve çekiştiğimiz zaman Allah ve Resulüne bunu götürüyoruz. Allahu Teala şöyle buyurdu; “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resule itaat ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin, eğer bir şey hakkında çekişirseniz ve gerçekten Allah’a ve Kıyamet Gününe inanmışsanız onu (çekişme sebebi olan konuyu) Allah’a ve Resulüne götürün. (Nisa 59) Allah(I), Allah’a, Resule ve bizden olan idarecilere itaati emrederken, “çekişme olunca idarecilere götürün” demedi. “Allah’a ve Resulüne götürün” dedi. Bunun manası, idareciler, teşri edici değiller, sırf işleri yürütenlerdir. Ayrıca Allah’ın ve Resulünün hükümlerine göre işleri yürütürler. Çünkü, çekişmeler olunca Allah(I)’a ve Resulüne gideriz. Yani, Kur-an ve Sünnete çekişme konusunu götürürüz. Bu götürme işi, Allah(I)’a ve Kıyamet Gününe inanmaya dayandırıldı. Yani Allah(I)’a ve Resulüne (r) dönmek imandandır. Ayrıca Allahu Teala, Resule uymanın hidayete uymak olduğunu gösterdi. “De ki; Allah’a itaat edin, Resule de itaat edin, eğer yüz çevirirseniz Resule ancak yükletilen husus düşer, size de yükletilen husus (iman ve Allah’a ve Resulüne itaat) düşer. Eğer Resule itaat ederseniz hidayete erersiniz ve Resul üzerine düşen husus ancak açık şekilde tebliğdir.” (Nur 54) İşte “Eğer Resule itaat ederseniz hidayete eresiniz.” Buyurdu. Öyleyse ona itaat etmezsek dalalete (sapıklığa) düşeriz. Resulullah (r) bu ayeti tasdik ederek şöyle buyurdu; “Size öyle iki şey bıraktım ki, bunlara bağlanırsanız hiç sapmazsınız, bunlar ise, Allah’ın Kitabı ve benim Sünnetimdir.” Şu var ki, Allah(I) ve Resulü (r) bir hüküm verirlerse müminler buna muhalefet etmeyecekleri gibi başka seçeneklerinin bulunmadığını gösterdi. Halbuki Resulün hükmü bir içtihat olsaydı müminler başka müçtehitlerin içtihadına uyabileceklerdi. Yani başka seçenekleri olacaktı. Çünkü müçtehidin içtihadı bir seçenektir. O zaman Allahu Teala Resule(r) o kadar itaat ve niye gerektiriyor, bunu pekiştiriyor ve kendisine itaate bağlıyor?! Halbuki, müçtehit ona isyan dalalet (sapıklık) sayılmayacaktı. Belli bir müçtehidin görüşüne uymamanın sapıklık olduğunu hiçbir kimse söylemez. Allahu Teala şöyle buyurdu; “Allah ve Resulü bir husus için hüküm verirlerse, artık mümin bir erkek ve kadına o hususu kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse apaçık bir dalalete düşmüş olur.” (Ahzab 36) Cehş’in kızı Zeyneb (t) Harise oğlu Zeyd (t) ile evlenmeye dair Resulün (r) emrini reddetti. Kardeşi olan Cehş’in oğlu Abdullah’ta bu evliliğin yapılmasını reddetti. Fakat bu ayet nazil olunca hemen Zeyneb ve Abdullah, isteyerek Resulün(r) emrine uydular. Çünkü Resulün emrinin Allah(I)’tan bir vahiy olduğunu anladılar. Ayrıca bu emir kesindi. Zira bu emir, Zeyd’i kendilerine sevdirmek veya seçtirmek için değildi. Başka ayette, Resulün(r) emrinden yüz çevirenlerin münafık olduklarını gösterdi ve şöyle buyurdu; “Onlara, Allah’ın indirdiğine ve Resule gelin denilince münafıkların senden tam şekilde yüz çevirdiklerini görürsün.” (Nisa 61) Allah(I)’ın indirdiği Kur-an’dır. Fakat bununla yetinmedi, onunla beraber Resule(r) çağırdı. Resulü temsil eden ise Sünnettir. Sadece Kur-an’a uymanın gerekli olduğu anlaşılmasın diye Sünneti de beraberinde gösterdi. Uymayan veya bunlardan (Kur-an ve Sünnetten) yüz çevirenlerin münafık olduklarını gösterdi. Böylece, İslam’ın iki kaynağının varolduğunu belirtti. Fakat, Kur-an Cebrail (as) yoluyla direk Resule indirildi. Sünnet ise, bazen Cebrail yoluyla vahiy ediliyordu, bazen Resul(r) rüya görüyordu, bazen de Allah Resulünü bir şey söylemeye veya amel etmeye ilham ediyordu. Şu var ki, Kur-an hem söz olarak hem mana olarak Allah(I)’tandır. Hadisi Şerif mana Allah(I)’tan fakat söz Resulullah’tandır. Ondan dolayı, indirdiği Kur-an ile beraber Resule uymayı gerektirdi. Resulün emrine muhalefet etmekten sakındırdı. Muhalefet edenleri elim azapla tehdit etti ve şöyle buyurdu; “Resulün emrine muhalefet edenler sakınsınlar ki, başlarına bir bela gelebilir veya elim azaba uğrayabilirler.” (Nur 63) Resul(r), müçtehit olsaydı emrine muhalefet edilebilirdi. Çünkü, başka müçtehidin görüşüne uyulabilir.
13.01.2010 23:31:30
Milliyetçilik ve Ümmetçilik...
Muvahhid Seyfulislam
SÜNNET ÜZERİNDE OLUŞTURULAN YERSİZ ŞÜPHELER 1921’de ölen Avustralyalı Yahudi müsteşrik Agnas Geldizher “İslamî araştırmalar” kitabında şunu yazdı; “Kültür tarihi açısından Muhammedi kendi halkı nazarında bir peygamber olarak yapan öğretilerinde icat ediciliğin ve dahiliğin var olması bizi ilgilendirmez. Bizi ilgilendiren husus; Muhammedin kendi öğretilerinin tümünü Yahudilikten ve Hıristiyanlıktan almasıdır.” Müsteşrik Maksim Rodenson şöyle yazdı; “Bir grup insanların Resuldeki durumu vahiy olarak saymaları idraksizlikten ileri gelir.” Volteir de Hz. Muhammed (r)’e çattı ve birçok müsteşrik Hz. Muhammede (r) taarruz ettiler. Peygamber olmadığını veya vahiy olmadığını veyahut kendisine vahiy edilmediğini göstermeye çalıştılar. Peygamberliği veya vahiy olması hakkında şüphe ve kuşku meydana getirmek için çok uğraştılar; Kendisine Muhammed Esed adını veren Leopolde Waiss “Yolların Ayrılış Noktasında İslam” adlı kitabında şöyle yazıyor; “Müsteşriklerin İslam aleyhine haksızca yazmaları irsi bir içgüdü olduğu gibi haçlı seferlerinin meydana getirdiği etkiler üzerine kurulu doğul bir özelliktir.” Aynı kitapta müsteşriklerin birer misyoner olduklarını gösteriyor. Şöyle yazıyor; “Gerçek olan, çağdaş asırlardaki müsteşrikler Hıristiyanlık için birer misyonerlerdir.” Ve şöyle devam ediyor; “İslam dünyası, kendisinden Avrupa’nın istifade ettiği kadar (Avrupa’dan) istifade etmedi. Fakat, Avrupa bu iyiliği tanımadığı gibi nankörlük yaptı. Şöyle ki; İslam’a karşı besledikleri kin ve nefreti azaltmadılar, tersini yaptılar. Kinlerine, nefretlerini ve buğzlarını artırdılar. Ve bu, bir huy oldu. Avrupa da Müslüman kelimesinden söz edilince kin ve nefret Avrupa halklarının duygularına hakim olur.” Sömürgeci Batı, İslam ile savaşında kendi çocuklarıyla yetinmedi, söylediğini papağan gibi tekrarlayacak ve Batı iddialarını yayacak yolunu şaşırmış Müslümanların bazı çocuklarını kendi tarafına çekmeye çalıştı ve başarılı oldu. Bunların bir kısmını iktidara ulaştırdı. Libya Albayı Kaddafi gibi. Bu Albay, on senedir sünnete karşı düzenli kampanya yaparak saldırıyor. Kendi ceza evlerinde yatan Hilafet devleti kurmak için çalışan Hizb-ut Tahrir’e mensup olan on üç kişiyi idam etti. Çünkü, bu hizip, Kaddafi Sünneti inkar edince onunla tartışmak için bir heyet gönderdi. Bu heyet, Sünnetin doğru bir kaynak olduğunu ispatladığı gibi tefekkür, siyaset ve teşri etmek (yasamak) için bir kaynak olduğunu ispatladı. Sünnetle savaşmanın ve onun hakkında şüphe ve kuşkunun meydana getirebilmesinin sebebi ve sırrı nedir? İslam’ın Resulü Muhammed (r)’in vahiy olması ve kendisine vahiy edilmesi hususu hakkında şüpheleri ortaya atmanın sebebi nedir? Öyle saldırılar ve öyle kampanyalar niçin? Bazıları; Sünneti niye bir içtihat olarak göstermeye çalışıyor? Kaddafi’nin iddia ettiği gibi Kur-an’ı korumak için Sünneti ret ettiğine dair bahaneler niçin? Halbuki kendisi Kur-an’ı yıkmak için Sünneti ret ettiğini biliyor... Batı ve Müsteşrikler, Müslümanların Kur-an’a güvenlerini sarsamadılar. Eskiden münafıklar da sarsamamışlardı. Kur-an’a bir şey sokamadılar, böyle işlerde başarılı olamadılar. Herhangi bir ayetle oynayamadılar, çünkü, Allahu Teala aziz kitabında dediği gibi Kur-an’ı koruyacaktır. Şöyle buyurdu; “Şüphesiz ki zikri (Kur-an’ı) Biz indirdik ve onun koruyucuları da gerçekten biziz.” (Hicr 9) Bunun için Batı ve Askerleri saldırılarını Sünnete yöneltmeye ve yoğunlaştırmaya başladılar. Şüphe ve kuşkuyu meydana getirmeye çalıştılar. Bundan sonra Kur-an’ı yıkmaya çalışacaklar. Misal olarak, kendisini Resul olarak tanıtıp iddia eden Raşid Halife önce Sünnete dokunup onun hakkında şüpheleri meydana getirmeye çalıştı. Başta şöyle iddia etti; “Sahih hadisler azdır. Sayıları yüz taneyi geçmez.” Kampanyasını bunun üzerine yoğunlaştırdı. Bazı cahiller kendi tarafına çekilince Sünneti tamamen ret etti ve ondan sonra Kur-an’a dokunmaya başladı. 19 sayısını ayetlerin doğruluğunu kanıtlamak için kullanmaya başladı. Zira, bu sayıyı Kur-an’ın mucizesi olarak sayıp bu sayıya uymayan ayeti ret ediyor, onları Kur-an’dan saymıyor. Kaddafi ise, Sünnet hakkında şüphe ve kuşkuyu meydana getirmeye çalıştıktan sonra onu inkar etti. Kur-an’a dokunmaya başladı; Arap milliyetçiliğini bir ölçü olarak kullanıp Kur-an’dan bazı kelimeleri kaldırmak istedi. Batı, Muhammed (r)’in Peygamberliği ve kendisine vahiy edilme olayı hakkında şüpheleri meydana getirmek için Salman Rüşdü’yü ortaya çıkarttı. Daha önce, 1923’te İngiliz kilisesi, şeytanların Muhammad’e vahiy ettiği batıl iddia ve iftirasını ortaya attı. Bunu tutturamadı. 1959’da İngiliz müsteşriki Montgamry Watt, bir kitapta bu batıl iddia ve iftirayı tekrar yayınladı. Geçen sene İngilizler bu sefer Müslümanların sapık çocuklarından birisi olan Rüşdü’ye böyle iftiraları yazdırdılar. Böylece o sapık, Şeytan Ayetleri kitabını çıkarttı. İngilizler; bu şekilde iftiralarını ve yalan iddialarını tekrarlamak üzere ısrarlı görünüyorlar. Bunun manası, İslam’a ve Müslümanlara düşmanlıkları üzerine ısrarlıdırlar. Zaten, İngilizlerden böyle şeyin çıkması garip değildir. Şöyle ki; Haçlı seferlerinden beri İngilizler İslam’a, Devletine ve Müslümanlara hile ve tuzak kurmaya başladılar. Bu seferlerde haçlılara rehberlik ettiler. İslam Devleti olan Osmanlı Devletini ve Hilafeti yıkmak için çok uğraştılar ve yıkabildiler. Yahudileri Filistin’de yerleştirdiler ve hala İslam’a karşı ve İslam Devletinin kurulmasını engellemek için çalışmaktadırlar. 1979’da Amerikan istihbarat teşkilatı (CIA)’nın (Kahire’de) sorumlusu Mısırdaki hükümete İslâmî cemaatler ve hiziplerle savaşmak için bir rapor sunuyor. Birer tavsiyeler şeklinde yayınlıyor. Bu tavsiyelerin üçüncü kısmının birinci bendinde; “Muhammed’in sünnetine ve diğer İslâmî kaynaklara karşı saldırmayı ve bunlar hakkında şüphe ve kuşku çıkartma kampanyaları düzenlemeyi” öneriyorlar. Yine de tavsiyelerde “İslam hilafetinin bütün asırlar boyunca kötülüklerini bariz şekilde göstermeyi” öneriyor. Özellikle Osmanlıların halifeliklerine... Sünnete saldırı, yeni bir şey değildir. Kafirler, Müslümanların dinlerine bağlı kaldıkça bu dini doğru ve derin bir şekilde kavradıkça ve kuvvetli şekilde ona sarılıp onu yüklendikçe onları (Müslümanları) yenemeyecekleri gibi onlarla savaşmanın kendilerine bir fayda getirmeyeceğini idrak ettiler. Be nedenle, hicri birici asrın sonlarından beri münafıklar ve zındıklar, Müslümanların İslam’a güvenlerini sarsmak ve fikirlerini karıştırmak, teşri ve tefekkür kaynakları hakkında şek ve şüpheyi meydana getirmek için çeşitli vesile ve üslup bulmaya çalıştılar. Çünkü, bunda başarılı olurlarsa Müslümanların İslam’ı anlayışları zaafa uğrayacak, bilahare İslam’ı uygulamaları zaafa uğrayacak ve kötü olacaktır. Bu gerçekleşince, İslâmî uygulamaları terk etmeye başlayacaklar. Bundan sonra İslam Devleti yıkılacak ve Müslümanlar parçalanacaklar. İşte tasarladıkları şey gerçekleşti. Onların kullandıkları vesile, Resulullah (r)’in söylemediği yalan hadisleri yaymaktır. Bu hadisler doğru görünsün diye onlara (bu yalan hadislere) İslâmî manayı kazandırdılar. Fakat Müslümanlar, münafık ve zındıkların hilesini fark edip suya düşürdüler ve yaydıkları bu yalan hadisleri ortaya çıkartıp yok ettiler. Doğru hadisleri tespit edip kaydettiler. Güvenilir rivayetleri açıkladılar. Ancak Sahabeler, ondan sonra gelen Tabiin ve ondan sonra gelen Tabeattabiin’in yoluyla Resulullahtan gelen hadisleri kabul ettiler. Buna büyük itina ve itminan (inanç) gösterdiler. Müslümanların kaynaklarını ve Batılıların kaynaklarını incelediğimiz zaman şunu görürüz; Müslümanlar, Peygamberin (r) siyeri, hayat ve sünnetini doğru yolla rivayet ettiler. Şöyle ki; güvenilir rivayetleri kabul ettiler. Rivayetle ve rivayet edenle ilgili bir şüphe gördükleri zaman o rivayetleri ret ediyorlardı. Ondan sonra Sahih rivayetleri kaydediyorlardı. Fakat, Batılılar; yazılmış tarihi kitaplara dayanıyorlar. Yazarın yazdıkları her halükârda doğru olamaz, incelenmelidir. Çünkü,kendi hevesine ve siyasi görüşüne göre yazar. Ayrıca siyasi durumlardan ve o zamanki otoritelerden etkilenir. Onlardan korkarak veya onlara yağ çekerek yazarlar. Belli bir menfaat elde etmek veya belli bir makama ulaşmak için yazar. İslam’ı idrak edip kaynaklarını inceleyen ve bu kaynakların bize ulaşmasının yolunu araştıran kişi, İslam’ın kaynaklarının doğruluğundan ve ulaşmanın yolunun sağlamlığından emin olur. O zaman, silahını alıp düşmanların örümcek yuvasına benzer kalelerine saldırır. Çünkü, onların kaleleri, değiştirilmiş sahte İncillerden örülmüştür. Buna Yunan felsefesi karıştırılmıştır. İşte, Batılıların kaynakları bunlardır. Onların hadaret ve kültürleri, yaşam tarzları, hayat sistemleri ve devletleri buna dayanıyor. Bunlar, bozuk ve batıl olmasına rağmen gerçekleştirdikleri ilmi ve teknolojik ilerlemeyi, fikirleri ve sistemleri için propaganda olarak kullanırlar. Sanki bu fikirler ve sistemler güzeldir. Sanki bunun sayesinde bu ilerleme gerçekleşti. Onun için çok insan bunda aldandı ve Batıya hayran oldu. Böylece, Batının yazarlarına ve müsteşriklerine güvendi ve onların dediklerine, batıl iddialarına kandı. Halbuki; Batı ilmin ve teknolojinin temelini Müslümanlardan aldı. Fakat, Müslümanlar içtihadı durdurduktan sonra onlarda tefekkür, araştırma ve inceleme de durdu. Bundan dolayı, ilmî ilerlemeyi durdurmuş oldular. Ondan sonra Batılılar gelip Müslümanların ilmî icat ve keşiflerini öğrendiler, buna binaen ilmî araştırma yapıp sanayi devrimi gerçekleştirdiler. Leopolde Weiss, “Yolların Ayrılış noktasında İslam” adlı kitabında şöyle yazıyor; “Kalkınma yada Batılı teknik ve ilmin dirilmesi, İslam ve özellikle Arap kaynaklarına geniş şekilde dayanıyor. Bu da, Batı ile Doğu arasında kurulmuş maddi temasla gerçekleşmiştir.” Şu var ki, Batılılar dinlerinin esaslarını akıl yoluyla ispatlayamazlar. Çünkü onların inançları akla dayanmıyor. Ayrıca, İncillerinin kendilerine ulaşma yolu doğru değildir. Onu sahih rivayetlerle ispatlayamazlar. Sadece, belli kişiler tarafından yazılmış kitaplar yoluyla kendilerine ulaştı. Halbuki, İslam akidesi, akla dayanıyor ve akıl yoluyla ispatlandı. Tek bir yaratıcının varolmasının gerekliliği akıl yoluyla ispatlandı ve Kur-an’ın Allah(I)’ın Kelamı olduğu akıl yoluyla ispatlandı, buna binaen Muhammed (r)’in peygamberliği akıl yoluyla ispatlandı. Böylece Allah(I)’ın varlığı, Kur-an’ın onun kelamı, Muhammed’in onun peygamberi ve resulü oluşu akıl yoluyla sabittir. Hz.Muhammed(r), resul ve peygamber olunca masun (korunan) olur. Akıl bunu gerektirir. Çünkü, risaleti insanlara olduğu gibi ulaştıracak ve onlara onu açıklayacaktır. Onun için Allahu Teala şöyle uyurdu; “Sana kitabı indirdik ki, insanlara indirileni açıklayasın.” (Nahl 44)
13.01.2010 23:30:58
Milliyetçilik ve Ümmetçilik...
Muvahhid Seyfulislam
ÜMMET BİLİNCİNİN YOK OLUŞU Rasulullah (r) Medine'ye vardığında şunları yazdırmıştı; "Bu yazı, Allah'ın Peygamberi ve Rasulü olan Muhammed'den Kureyşli, Medineli ve bunlara yetişen, bağlanan, onlarla cihat eden Müslüman ve müminlere yöneliktir. Bütün bu mümin ve Müslümanlar, insanlar içerisinden seçilmiş tek bir ümmettir." (İbni İshak - İbni Hişam) Ümmetin vahdeti ve birliğine delalet eden bu hadise rağmen yukarıda saydığımız anlayışlar neticesinde Müslümanlar İslâm devletinin milliyet esasına, devletin birbirinden ayrı birkaç yerde kurulabileceği inancına, halkın Müslüman olmasının yeterli olacağı ve üzerlerine hükmedilen sistemin ne olduğunun önemli olmadığı inancına sahip oldular. Baştan sona bütün esasları vahdete dayanan İslâm'ın ümmet bilincini yukarıda anlattığımız anlayışlarla fesada uğrattılar. Bu esasen ileri derecede önemli bir hastalıktır. Kafirler ve İslâm düşmanları birbirine kenetlenmiş İslâm ümmetini yıkmanın savaş meydanlarında olmayacağını idrak ettikten sonra işte yukarıdaki anlayışları, ayrılıkçılık tohumlarını ve zehirlerini ajanları ve misyonerleri aracılığıyla ümmete empoze ettiler. Kafirler ümmet bilincini çok kısa bir süreçte yıkmayı başaramadılar, bu çalışmaları uzun yıllar sürdü. Ancak Hilâfet'i yıkarak bu emellerine ulaşabildiler. Tek bir devlet olan Hilâfet'i birçok devlete ayırdılar. Tabi bu devletlerin başlarına sömürgeci kafirler kendi uşaklarını yerleştirdiler bunun akabinde bu uşak ve aşağılık yöneticiler izledikleri politikalarla Müslümanları birbirlerine düşman olarak lanse ettiler. Onların aralarındaki kardeşlik bağlarını köreltmeye çalıştılar. Halen de ümmet bilincini yakalamamaları için çalışmaktalar. Aslında onlar bu bilincin ne kadar büyük bir güç ortaya çıkarabileceğini çok iyi kavramış durumdalar ve bu yüzden ümmet bilincinin tekrar Müslümanlar arasında hayat bulmaması için uğraşıyorlar. Dünya coğrafyasının en önemli ve en stratejik noktalarında Müslümanlar var ve sayı bakımından da büyük tehlike arz ediyorlar. Böylesi önemli bir topluluğun bu ekonomik güçle kendi varlığını hissederek Hilâfet'i inşa etmesi günümüz dünyasında çok şeyleri değiştirir. İşte kafirlerin sezinlediği ve tekrar inşa edilmemesi için uğraştığı bu birliktelik ve kardeşlik biz Müslümanlar için hiçbir hayat nizamında eşi ve benzeri görülmeyen bir avantajdır. Sonuç olarak bu bilincin tekrar Müslümanlar üzerinde oluşması ve insanların tekrar kardeşlik duygularına sahip olmaları gerekmektedir. Ancak bu kendiliğinden oluşabilecek bir şey değildir. Bu insanlara hissettirilmeli ve insanlar bunun zorunluluğunu anlamalıdır. İnanıyoruz ki iman eden her Müslüman da bu bilincin oluşması gerçekten uzak değildir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da yine Hilâfet Devleti'nin zorunluluğu karşımıza çıkmıştır. İşte ümmetin tekrar eskisi gibi kenetlenmiş, birbirlerine candan sarılmış bir hale gelmesi, tekrar o eski başarılarına kavuşması, kafirlerin bu ümmetin karşısında boyun eğmesi ancak gerçek anlamda ümmet olmaktan geçer.
13.01.2010 23:30:33
Piyasalar
  Alış Satış
Euro 2,111 2,124
Dolar 1,479 1,488
Sterlin 2,457 2.475
RÖPORTAJ
Anket
Mısır'ın bundan sonra Gazze'ye gidecek yardımlar için sadece Kızılhaç'a izin vermesini doğru buluyor musunuz?

Evet
Hayır
Bilmiyorum


Foto Galeri